Kanepenin Kıymetini Bil Sabırlı Ol !
Vergisi algısı yok. Başkasının dükkanında tamircilik yapan biri. tahsilatı kendisi yapıyor. Düzenli kayıt tutuyor.
Hangi gün kime ne iş yaptığı kaç para aldığı bunun ne kadarını kendi cebine ayırıp ne kadarını dükkana bıraktığını yazıyor.
Her gün cebine 200 lira para kalıyor ortalama. Para elinde.
Parayı almadan iş yapmıyor. Kimsenin de kalbini kırmıyor. Bir hikaye yazıp parayı alıyor sonra işi yapıyor. İnsanlar memnun.
Günde 200 lira ortalama. Masraflar hariç net kar. sabah 10 tezgah başı akşam 17 tornavidayı bırakıyor. Doğru eve çocukların hanımın yanına. Kesin prensipler var. . .
Çeyrek altın 30 lira civarında. Her akşam eve gitmeden önce 2 ya da 3 altın alıyor. Çeyrek.
Ayda yaklaşık 70 çeyrek altın almış oluyor.
Pazarları asla çalışmıyor ama bu durumu hafta içi
Bir Fobiden Nasıl Kurtulursun ?
Alman turistlere rezil olduğumuz fobi problemini daha önce anlattık. Sıra geldi bendeki fobiye.
Bende şimdi olmayan eskiden sahip olduğum fobim neydi ?
Fobinin ne olduğunu anlamamı mümkün kılan şey örümcek korkumdu.
Tam olarak fobiydi. Hayatım felç olur günümü yaşamaz uyku uyuyamaz ayağımı yorgana uzatamazdım. Hiç aklıma düşmesin diye dua ederdim. Duşta gözümü kapatamaz aklıma geldiği anda banyodan acele çıkardım. Ayakkabımı giyemez ne yapacağımı bilemezdim. Soğuk bir ter boşalan vücudum kasılır kalırdı.
İlkokulda başladı. 7 yaşımda bu korkuyla tanıştım. Nasıl başladı, ilk nasıl farkettim hatırlamıyorum. Anlattığımda bir şey yapmaz böcek işte derlerdi. Evimizde bir sağlık
Solucan İşine Nasıl Başladı ?
200 milyar solucanla milyonlar kazanıyor
Mehmet Aksoy, bugün 18 tesiste sayısı 200 milyara ulaşan solucanla yıllık 5 milyon liranın üzerinde ciro yapıyor.
Burdur'da organik gübre konusunda faaliyet gösteren firmanın Genel Müdürü Mehmet Aksoy, AA muhabirine, yaklaşık 5 yıl önce Rusya'dan "Kırmızı Kaliforniya" adıyla bilinen "lumbricus rubellus" cinsi solucanları getirdiklerini ve organik gübre üretimine başladıklarını kaydetti.
Yüzde 100 organik gübrenin bitkisel ve hayvansal organik atıklarla beslenen solucanların dışkısından elde edildiğini belirten Aksoy, ''Bu gübre görünüş olarak siyah toprağa benzer ve itici bir kokusu yoktur. İçeriğinde bitkinin gelişimi için gereken bütün enzimler, toprak antibiyotikleri, vitaminler, büyüme hormonları ve humik maddeler vardır.
Kesinlikle hastalık yapıcı maddeler, parazit yumurtaları yoktur ve ağır metaller içermez'' dedi.
İthalat izni alamadı, solucanları turistik geziye çıkardı
Solucan gübresi üretimine başlama hikayesini anlatan Aksoy, 14 yıl Rusya'da çalıştığını ve ailevi nedenlerden dolayı Türkiye'ye dönmek zorunda kaldığını söyledi.
Aksoy, 5 yıl önce bir Rus arkadaşının bir gün elinde bir bavul solucanla Antalya'ya kendisini ziyarete
Akıllanan Kediler Değilmiş ! ! !
Mahallenin kedilerinden çok memnunum son günlerde . . .
Çocukluğumdan bu yana hayvanları hep severim. Yolllarda gördüğüm
kediler temkinli bir mesafeden bana şöyle bir bakar ama aramızdaki
mesafe birazcık kapandığında hemen kaçarlardı. Bırakın
onlara el sürmeyi bir kenara koyduğunuz yemeği bile gelip almazlardı.
Hep içimden akılsız hayvan yemek bulacak ama korkusundan anlayamıyor
diye geçirirdim.
Tuhafıma giden şey İstanbul da da bolca kedi
vardı sokaklarda ama nedense pek korkak değildiler. Size bir kaç metreye
kadar yaklaşır itina ile göz teması kurarlardı. Bu adam işime yarar mı
acaba diye bakarlardı son ana kadar. Elinizdeki onlara vermek hatta
sevmek bile mümkün olurdu.
Buradan bir karara vardım.
"İstanbul' un kedileri Konya' nın kedilerinden daha akıllı." Nedenini de
düşündüm. Dünyası yerden 20 cm yüksekte olan ve insan gibi ne yapacağı
belli olmayan bir kitle ile beraber yaşayan bir canlı türü için
İstanbul daha hareketli, daha maceralı olduğundan daha çok tecrübe edinebiliyorlar
daha çok şey öğreniyorlardı. Bu yüzden de daha akıllı oluyorlar dedim
kendi kendime.
Dünya değişiyor. İnsanlar değişiyor. Temel
yapıları aynı kalsa da bakış açıları farklılaşıyor. Bir çok insan daha
geniş çemberler içinde yaşamaya başladı ve bir çoğunun çemberi başka tür
yaşam çemberleri ile keşişir oldu. Artık daha toleranslılar. Sevgi,
nefretten-mücadeleden bira daha fazla anlam kazanmaya başladı. Refah,
karın tokluğu ve idealizmin önüne geçti.
Kediler de bu gelişimden nasibini aldı sanırım. tamnland.com
Dün akşam eve gelirken yol boyunca rastladığım bir çok kedinin benden
kaçmadığı gibi benimle iletişim kurduklarını farkettim ! Ben dün
farkettim ama aslında durum epeydir değişmiş durumdaydı. Bahçemizde
kediler var. Her kapıdan çıktığımda beni bir kaç metre yakınımda bir
süre yürüyüp uğurluyorlar. Her balkona çıktığımda altında yattıkları
çam ağacının altından kafalarını kaldırıp bakıyorlar. Evimizin yolunda
bahçesi yer seviyesinden 2 metre aşağıda kalan bakımlı bir bahçe var.
Kedi buraya inmek istiyor ama duvarın üzerinden bana miyavlıyor. Alenen
"beni buraya bir indirsene" diyor gibi geldi bana ! 40 cm lik bahçe
duvarının üzerindeki kedinin yanından geçerken kuyruğu kotuma süründü
ama kaçmak aklına bile gelmedi.
Mahallemizin kedileri bunlar
artık çoğunu tanıyorum. Köşedeki çöpün gündüz bekçileri. Akşamları köpek
ziyaretleri yüzünden ortalarda görünmezler. Sokak kedileri artık aynı
mahalleyi paylaştıkları insnalarla gayet sıcak bir ilişki içindeler.
Akıllanmış buradaki kediler de . . .
İşte şimdi anladım ki
İstanbul' un kedileri daha akıllı değilmiş aslında. Acı ama aslında
insanlar yeterince akıllı değilmiş meğerse. Kediler aynı. Değişen
insanlar !! Her gördüğü kediyi kovalamaya çalışmıyor artık mahallemizdeki çocuklar. Sokak kedisi pis olur aman ellemeyin demiyor artık çocuklarına büyükler. Kediler de buna uygun hareket edip cevap
veriyorlar. Zemin kattaki adam "balkonumun önü kedi doldu" diye şikayet
etmek yerine düzenli süt koyuyor. Bahçeye çıkan çocuklar kedileri
sevmeye çalışıyor.
Kediler de insanlardan korkmaktan vazgeçiyorlar. Dosluğa cevap veriyorlar.
Böylesi daha iyi. Çok daha iyi çocukluğumdan . . .
Ziraat Mühendisiyim. Sizce ne yapmalıyım ?
Zooloji olsaydı hayvan bilimi olurdu. Hayal kurabilen ve detaylara
dikkat eden insanlardan çıkar hep sıradışı işler. Ama bir diğer bakış
açısı da en kısa yoldan sonuca ulaşmayı seven insanların detaylarla
fazla ilgilenmediğini söyler. Bu durumda dünyada herkese yer var
demektir.
Yıllık 300-400 bin para getiren bir tarımsal yapı
olmalı ki aylık sana 20 bin kalsın harca diye kar olarak. Tarlada arpa
buğday tarımı olsa 300 bin de kurtarmaz belki 500 bin yıllıklarda gezmek
gerekir, aylık 20 bin net kara ulaşmak için. Bu da dekarlarda değil
hektarlarda olabilir. Hani derler ya benim bir tarlam var ucu bucağı
görünmez.
Bahçede meyve üretsen gene kurtarmaz 100
dekardan aşağısı. Artık tarlada buğdaydan özel , bahçedede elmadan
armuttan özel ne varsa oralara doğru gidip belki yakalanır bu aylık.
Zaten
hayvancıyız. Tarla bahçe bize gelmez ise eğer kocaman bir sığır
çiftliği kurulacak demektir. Ama aylık 20 bin gene kasar bu işleri
baştan. Hani basit bir hesapla desek ki hayvan başına yıllık ortalama
net değer artışından aylığa 300 lira düşse 60-70 hayvanla bu paraya
ulaşırız ayda 20 bin yani. Olmaz çünkü bu paranın bir kısmı hayvanın
karkasında duruyor daha, sadece potansiyel henüz nakite dönmemiş. O
zaman 150 hayvanı bile geçmek gerekli demek ki. Çok para lazım ilk
başta kurmak için. 150 - 200 hayvan demek bu da dünyanın riskini
göğsünle yumuşatmak iki diz üç de ayak bileği hareketiyle beş kere
sektirip nazikçe yere koyabilmek demek.
Beleş parayla bile epey
zor iş. Geri ödemesiz sorgusuz sualsiz adeta mısırdaki bilinmeyen
dededen miras kalmış al harca şeklinde bir para bile olsa kasada
batırmadan rezil etmeden ayda 20 bine gelir dayayacak bir dişli çark
sistem kurmak ne hayvanla ne buğdayla ne de kirazla hemen mümkün olmaz.
Diploma kısmen lazım bir şey. Bu işleri yapmakta faydası
olur. Ama şunu bil ki bu işleri hakkıyla yapanların bir çoğu hatta
neredeyse tamamı başka diplomalara sahiptir. Benim en çok gördüğüm
İnşaat Mühendisi diploması ! Yani en karlı zirai yatırımların başında
eski tacir (müteahit) İnşaat mühendisleri var. Tahsilin verdiği kemali
almışlar. Bina işleri yüzünden büyük parayla oynamayı öğrenmişler.
Piyasayı taciri esnafı üçkağıtcıyı yılışığı işbileni bilmezi müslümanı
gavuru tatlı tatlı dibe çekeni sessizce yükselteni görüp öğrenmişler.
Çok uzun olmayan bir zamanda sert yaşamışlar genellikle. İşte bu
şartlar onların inşaata göre ziraatten daha az emekle çok sağlam paralar
gelebildiğini görebilmelerini sağlamış onlar da altından
kalkabilmişler.
O zaman diplomanın üzerinde okulu bitirdi ama
çok feci uçada bilir kaçada bilir, on parmağında on marifet tacirin önde
gideni olmaya adaydır diye de ilave bir kaşe basmadılarsa diplomayı
baştan kenara koyup unutmakta fayda var.
Bence şöyle yapmalı 20
bine kasmaktan vazgeçilmeli. Sonra büyükbaş için yer bakılmalı.
Buluınursa alınmalı veya uzun yıllığına kiralanmalı. Uzun yıllığına
kiralamak düşünüldüğüne göre kirası gayet makul mümkünse devlet babadan
bir yer olmalı. tamnland.com
Buraya ilerde bozulmak yeniden yapılmak veya
büyütüp gitmeye müsait bir düzen kurulmalı. Her ne kurulursa kurulsun
dışardan bakınca cillop gibi görünmeli. Dikilen en tel maşa yapı bile
güzel görünmeyi başarmalı. Hayvan sağlığına pek bir etkisi olmaz kısa
vadede. Ama uzun vadede işletmeyi ayakta tutar dolayısıyla hayvan
sağlığına etkisi de vardır diyebiliriz düzgün görünen yapıların.
Beş
on hayvan alıp başlamalı. yemiydi samanıydı derken mevcut piyasanın
içine kafa sokulmalı hanya konya bir görülmeli. İnsanların nasıl
oluyorda bu işten para kazanıyor olduklarına bir kafa yorulmalı.
Muhtemelen yapılan her yüz hesabın 99 u bu işten para kazanılmaz çıkar
tam bu noktada. Ama kazanılır.
Beş on hayvanla işin başlangıcı
yapılıp bir çok sıkıntısı keşfedildikten sonra piyasa ne ben kimim diye
bir sınava girmeli mürekkep yalamış akıl bali kişi olarak. Artık bir
masam var bu masada bu yemeği nasıl yemeliyim ki karnım doysun. Benim
numaram nedir ? Herkes kazanamazken ağlayıp dururken ben bu işe ne
katıp kazanan kişi olabilirim diye tatlı tatlı düşünmeye başlamalıdır.
20 bine giden ikinci basamağa böylece basmış olunur. Birinci basamak
bu işi kurabilmekti.
Geriye kaç basamak kaldığını Allah bilir.
Bazen sadece üç basamak kalmıştır bazen de yüzlerce basamak. Her
kişiye nasip olmaz kısacası. İşletmeyi kurup basamakları çıkmaya
başlasa bile . . .
Şimdi burada şair ne demek istemiş ?
Bir
- Bilimum kisveden kurtul kendi başına hür ol, mühendis diploma gibi
unsurlardan değil sadece kendinden medet um. Ama diploma iyidir. demiş.
İki - Hedef belirle ama büyüklüğü ile uğraşma hayvan çiftliği kuracağım de ama ayda 20 binlik kuracağım deme demiş.
Üç - Bir iş kuracak kadar kendi gücün olmalı ki destekle hibeyle işin olabilisin dememiş ama dedi say.
Dört
- İşe başladıktan sonra kendini piyasanın akıntısına kaptırma dümeni
eline al kendi kişiliğini ve yeteneklerini o işin içine sok farklı ol
demiş.
Dörtbuçuk - Desteklerden yararlanabilmek veya başkasına
devredebilmek için işletmeni para eder değerli bir yer gibi göster
düzgün yap pırıl pırıl ve fonksiyonel olsun az harca ama güzel göster
ayrıca büyükbaş daha iyi olur tavuktan, balıktan, çinçilyadan, saanenden
demiş.
Beş - Kendini dinleyen ve yeterli derecede ap tal
olmayan her insan başladığı işi başarır hedefine ulaşır 20 bini de
rahatça görür demeye getirmiş.
Başarılar dilerim. En azından olma ihtimali yüksek bir sektördesin.
17/02/2013 07:45 de yazıldı. Bu yazının bulunduğu orjinal sitede konunun tamamını görüntülemek için tıklayın.
Garip Bir Aşkın Anatomisi ???
20 yıldan
sonra kalbinin aynı şekilde burulması karnının hiç durmadan 4 gün boyunca
karıncalanmasıdır. Yemenin anlamının kalmamasıdır. Üstelik kabullenilemeyen bir
aşkın bunları yapabiliyor olması çok daha acı vericidir.
Oysaki
inanmadımdı aşka hiç. Çocukluğumdan beri. Aşklar hep ulaşılmaz şeylerdi. Zaten
en büyükleri bile birden bitiverirdi. Bu yüzden gerekleri de yoktu.
Aşkın
biyolojik bir şey olduğunu söyleyip işin içinden sıyrılmak bu kadar kolay mı ?
Söyledim ve sıyrılamıyorum. Aptalca. Bu aptallığı yaşıyorum.
20 yıl
önce sadece yürümeyeceğini düşündüğümden uzaklaşmıştım. Şimdi zaten uzak kalmak
zorundayım. Büyüdük yapılandık yuvalar kurduk çocuklar büyüttük ne işimiz var
yan yana ? Fakat sanki 20 yıldır bu anı bekliyormuş gibi ışık hızıyla
çıktım yola telefondaki sesin bana gel dediğini hissettiğim anda.
Hala
yürümeyecek bir ilişki bu. Farklı yapılar, farklı baskınlıklar, farklı
yaklaşımlar, farklı zevk algıları hepsi de çatışıp duracak. Ama ne bu kalp ne de bu
mide umursamıyor bunları. Demek ki aşkın mantıkla zerre alakası yok !!!
Sinead O'Connor' ın sesiyle dinlenen bir Rising Sun , sabahtan akşama kadar arka
arkaya tam yüz kere . . . Allahtan kulaklık denen bir alet var kimseler
duyamıyor. Her tınıda acılar artıyor. Her sözde engellere hırs
büyüyor. Her satırda kalp patlayacak hale geliyor. Bu kesinlikle
aşk işte ve ne gariptir ki tamamen imkansız değil. En büyük acıyı veren de bu
yanı.
Bütün
imkansızlıkları aşacak kadar akıllıyız ne yazık ki. En azından bir
süreliğine de olsa yaşarız bu aşkı aklımızı bir an için umursamaktan
vazgeçersek. Bunun farkında olmanın derin bir üzüntüsü var. Keşke daha aptal
olsaydık, eski aşk filmlerindeki gibi imkansız bir aşk için birbirimizi
kırabilsek hakaret edebilseydik. Bağrımıza taş basmanın bir yol olduğunu
kabullenebilseydik. Yapamayız. Büyük ihtimalle asla yapmayacağız.
Bir
arabaya atlasak, Karadeniz kıyılarından Gürcistan' a doğru uzansak, atlayıp uçağa
İspanya' da Almeria havaalanına insek seraların ve denizin arasından geçip on
dakikada ulaşabileceğimiz Termica' sın da şaraplarımızı yudumlasak . . .
Sonra ?
Yaşadığım bu biyolojik aptallığın aynısından onda da var mı bunu bile
bilmiyorum tek bildiğim beni aradığı ve bir şeyler umut ettiği, belki kendine bile itiraf
edemediği, salakça bulduğu bir şeyler olduğu. Bunu hiç bilemedim herhalde hiç
bir zaman da bilemeyeceğim.
Yıllar
sonra resimlerinden tanımakta güçlük çektiğim bir kadın. Bu o muydu acaba
dediğim. O olduğunu anladığım an irkildiğim ve kesinlikle mutsuz olduğunu düşündüğüm bir harika kadın. Bu
kadın benim için neden harika bunu da bir türlü anlatamıyorum kendime. Bu bir
çekim. Kimsede olmayan. Bunca yıldır beni çok seven insanlarda bile asla
yakalayamadığım bir çekim. Açıklanamaz, açıklanması da gerekmez.
Büyük bir hırs kapladı içimi. Ona ulaşamayacaksan başka şeylere ulaş, acını
hafiflet. Bir kaç gün içinde acımasız ve gözü kara oluverdim. Bana tek faydası
bu.
Yıllar evvel rahmetli Fikret Kızılok' un Bu Kalp Seni Unuturmu' sunu
dinlemiştim gene yüzlerce kez arka arkaya. Bir yandan bir kızın peşinde
koşmanın anlamsızlığı bir yandan da etkisinden kurtulamadığım anlamını
bilemediğim çekim gücü. Sonunda senden çok hoşlanıyorum dediğim bir an ve
reddediliş. Ama ben olsam onun yerinde bende tamam demezdim o konuşmaya. Çünkü
içinde saçma sapan bölümlerde vardı hatırladığım ama asla yazmayacağım.
Devamını getirseydim olabilirdi ama inanmadım yürüyeceğine. Dosttu iyi bir
arkadaştı ama bir sevgili olabileceği hiç bir zaman aklıma yatmamıştı. Şimdi de
daha farklı bir noktada değilim. Ama neden midemdeki karıncalar 4 gecedir
terk etmiyorlar beni ? Bilmediğim şey nedir ?
Aşk için her şeyi yak, istediğin kadar acıt canımı . . . Nothing compares
to you (Hiç bir şey seninle kıyaslanamaz ) . . . Onların
bilip te, benim bunca yıldır çözemediğim şey nedir ?
Bu bir aşk ve belki de bu aşkın bu doslukta, bir karşılığı yok. Kanım,
damarlarım, kalbim ve midem bunu ne zaman anlayacak ? Anlamalarını
istemiyorum, bu acıyı çekmeye devam etmek, bunun aslında bir karşılığı olduğunu
çözebilmek istiyorum.
Evet işte asıl istediğim , beklediğim bu . . . .
Hollanda da var da neden bizde yok ?
Bizim ülkede tarımsal üretim kolaydır. Çiftçi olarak adlandırılan ve tarımsal üretimi yapanlar işletmeci değil sadece karnını doyurmak isteyen köylülerdir.
Tarımsal üretimle Ziraat Mühendisleri veya sermayedar işletmeciler uğraşmaz. Uğraşanların sermayeleri yoktur ve bilimsel bir yanlarıda yoktur. Üretim doğaçlama veya babadan görüldüğü şekliyle yapılır.
Bu üretimde ne işletmecilik ne de bilim yoktur. Çünkü bizim ülkede toprağa tohumu atıp beklemek yeterlidir.
Ayrıca çok uzun seneler bu topraklarda bir kişinin kendi başına büyük üretimlere girmesi hep tehlikeli olmuştur. Kendine yetecek kadar yetiştirirsen kimsenin sende gözü olmaz.
Savaşta vergi, korunma ihtiyacından doğan ağalık sistemleri ilk ve asıl üretici olan köylüyü hiyerarşide her zaman en alta koymuştur.
Bunlar durumun çokgenel hatları.
Cumhuriyetin kurulmasıyla en sonunda biri çıkıp bu durumu farketmiş ve "Köylü milletin efendisidir" demiş. Çünkü bütün milletin var olmasını sağlayan yiyecek üretiminin aslında en alttaki değersiz kılınmış durumdaki köylü tarafından yapılmakta olduğunu bilmiş.
Üretimin daha bilimsel, daha verimli olabilmesinin yollarından biri de üretimi yapanın bunun kaymağını yiyebilip kendini mutlu hissetmesinden geçer. Adam yerine konmak mutlu hissetmenin birinci şartıdır.
Fakat bu tespiti yapan,
Türkiye' nin neresi fakir ?
Toros köylerinin birindeki çoban bir anda patron olup yanında işçi çalıştırmaya başlayabilir. Eskiden olamazdı, bir çoban olarak işlemlerini yaptıramazdı aşması gereken büyük bir anlayış, bakış açısı engeli vardı. Şimdi yok. Yadırganmaz. tamnland.com
Bir işletmenin bekçisi araba sahibi olamazdı. Babadan kalma parası olsa bile almaya korkardı. Kendini gizler sınıfına uygun davranma yolunu seçerdi.
Çocukken Amerikan filmelerinde şehirden uzak bir kasabada ambulans ve fiyakalı polis arabası gördüğümde düşünürdüm. Bunlar çok zengin bir ülke bu yüzden köyleri şehire benziyor ve her türlü teknik imkanı devletleri sağlamış derdim. Zamanla bunun bir para sorunu değil bakış açısı sorunu olduğunu anladım.
Ülkemizde mutlaka bir para artışı oldu ama bir ülkede para ne kadar çok olursa olsun eğer bu parayı herkese
yaymak gibi bir dert yoksa insanlar sindirilmişse kimse hiçbir şeyi sorgulayamıyorsa bu para bir yerlerde birikir veya buhar olur uçar. Bizde bu oluyordu. Şimdi olmuyor. Bu konuda Cumhuriyet tarihi boyunca bir çaba oldu sonunda artık kabuğuna sığmadı patladı. Yani bu durum sadece son hükümetin işi değil Cumhuriyetin ilanı ile başlamış bir yaklaşım. Karınca hızıyla ilerlerken, Özal' la hızlandı. Şimdiki hükümetle iyice rahatladı. Sadece parasal boyuttur bahsettiğim.
İstanbul' da yaşayan bir banka memuresinin beğenmediği işini arzu ettiğinde değiştirme lüksü var artık. Edirne' deki bir fabrika işçisinin sevmedim bu fabrikayı şu fabrikaya geçeceğim diye çabaya girme şansı var. Doğuya kaydıkça bu lüks kayboluyor. Mesela Konya da çalışan bir fabrika işçisi işine çok daha sıkı sarılır. Artvin' de
"Hamburger" le yapılan, "Döner" le olmaz mı ?
Buna kafa yormaya değmez. Çünkü çok kafa yorulacak bir şey değil.
Bir
ürünün, bir yiyeceğin, bir hızlı yemeğin yani fast food un dünya
geneline yayılabilecek bir marka olması herkesce aranan tercih edilen bir
taam olması için tadının harikulade olmasından çok pazarlamasının
yapılabilmiş olması gerekir.
Tadı güzel, insanın açken
arayacağı, yemesi kolay herhangi bir ürünü dünya genelinde
markalaştırabilirsiniz. Döner ya da hamburger. Bu farketmez.
Farkedecek olan şey pazarlayabilmeniz.
Hacıoğlu lahmacun
örneğin. Kuruldular büyümekle meşguller. Mc Donalds türü kampayalar
yaparlar. İlk başladıklarında fırında yaparlardı şimdi makinede
üretiyorlar. Heryere bayi veriyorlar. Markalaştılar şimdi büyüyorlar.
Yemesi kolay hoşa giden bir lezzet. Sonuçta lahmacun. Dünya çapında
olmak pek kolay bir iş değil. Bana sorarsanız döner lahmacundan daha
şanşlı bir yemek, dünya çapında bayileşmek için. Ama sıkıysa yapın.
Sermaye, akıl, yayılabilme, üretimde pratikleşme, standartlaşma . . . Bir sürü unsurun bir arada dosdoğru gelişmesi lazım.
Bunun
birlik olabilme ile de bir ilgisi yok. Muhtemelen bilinen dünya
markaları da birlitelikler sonucu doğup büyümemiştir. Birisi çıkıp işi
büyütmüş belki ondan sonra ortaklıklar doğmuştur.
Yıllardır bir Colanın formülü hikayesi vardır. Marifet colanın tadını yakalamak değil o içeceği dünyaya yayabilmektir.
Eskiden
bir çok şehirde Panda dondurma vardı. Günün birinde Algida çıktı geldi
bütün bayileri sildi süpürdü. 20 Algida dolabına karşılık bir Panda var
artık. Muhtemelen isteselerdi piyasadan tamamen silerlerdi ama
Ortaklıkta Neler Yapılmalı ?
Ortaklıklar zaten güvenilmeyip sevilmeyen kişilerle yapılmaz. Bir güven bir samimiyet bir inanç zaten vardır. Azdır ya da çoktur ama vardır. Hiç yok değildir. Hiç yoksa ortaklık kurulmaz. Ve bozulan skıntıya düşen hasta olan ortaklıkların hepsi az güvenin olduğu durumlarda çıkmaz, güven duygusunun en yüksek olduğu ortaklıklarda da gayet güzel bozulabilir. tamnland.com
Güvenmek korumuyor , yazıp çizmek korumuyor ne yapmalı ? Yürüyen ortaklıklar nasıl oluyor da yürüyor ??
Gene esas olan güven duygusunun en üst seviyede tutulmasıdır bu ortaklıkları yürüten.
Güven konusunda çok da itibar sahibi olmayan biriyle bile ortaklık kurulabilir. Yeter ki bu kişinin güvenilir olma duygusu belli bir seviyenin üzerinde tutulabilsin.
Aslında her insanın içinde hır sızlık vahşet şiddet çalma çırpma nakörlük etme kendi çıkarını en üstte tutma dürtüleri vardır. İyi bir insanın içinde beyninin dibinde ama vardır. Tam tersi de vardır insanlarda. Bir hırsızın da içinde dürüst olma içgüdüsü aslında mevcuttur. İnsanoğlunun çiğ emmdiği bu yüzden söylenir.
Herkes yaşadığı ortama büyürken çevresinden aldığına ve az miktarda da genetik miraslarına göre şekillenir gider. Yeşil gözler genetikten başka bir şeye bakmaz da hırsızlığa genetiğin etkisi epey zayıftır.
Temel şart ortak olunacak kişinin iş yapabilme



